PORTO – LIZBON- SANTIAGO DEL COMPOSTELA
Tarih: 4-8 NİSAN 2012- Paskalya Tatili- 4 gece 5 gün
Ulaşım: Uçak /Charter uçak
Turla gidildi- 800 tl-uçak-otel-transferler- ( o zaman ki EUR kur : 2,35)
Santiago del Compostela( İspanya´nın Otonom bölgelerinden biri olan Galiçya´nın başkenti)- Porto-Lizbon ve tekrar Santiago del Compostela.
2 yılık shengen vizesi alınca, boş anlarımda kendimi internette ucuz Avrupa biletleri arar buldum. Roma, Viyana, Barselona derken Portokiz için ucuz uçak bileti bulmak nerdeyse zordu. Grupların gezi turları mailime gelince ve Portekiz turunu da 800 tl ye satıldığını görünce, ne duruyorsun hadi alsana diyen iç sesimle hemen bileti aldım. Paskalya zamanında Hıristiyanların İsa´nın yeniden doğuşunu kutladıkları bu kutsal günde, ben ise Avrupa kıtasının en doğu ucundan çıkıp en batı ucuna gitmenin , keyfini kutlayacaktım.
Çarşamba günü, 16:30 uçağı ile Santiago´ya uçtuk. Başta, biz Potekiz´e gidiyoruz neden Santiago´ya uçuyoruz dediysem de Paskalya döneminde tutulan uçağın ,hava limanı vergilerinin ucuz olması için burasının seçildiğini anladık. 4 saatlik bir uçuş ile Santiago del Compostela´ya vardık, araçlar ile 3 saatlik yolculuk sonunda Porto´da ki otelimiz vardık. Turkiye saatiyle saat 03:00, Portekiz saatiyle ise 01:00 da oteldeydik. Hayata doyamadığım günlerde, zamanı hep geriye almak istemişimdir, batıya dogru uçarak bu gerçekleştirmiş oldum. Hem de uykusuz kaldığımız bu gecede, 2 saatlik fazladan zaman uykuya yaradı.

Sabah otobüsle, Porto şehrine doğru hareket ettik . Atlantik Okyanusunu görünce 3 tarafı denizlerle kaplı bir ülkede yaşayan birisi olarak heyecanlandık. İspanya´dan doğan Porto´da Atlantik ile buluşan Douro nehri , üzerinde ki köprüleri ile oldukça güzel görünüyor . I. Dom Luís Köprüsü , nehir üzerinde Paris´te ki Eiffel´in yan yatmış hali gibi duruyor. Nehir üzerindeki köprüleri severim, saçtaki tokalar gibidirler. Saçı güzelleştiren tokalar gibi, köprüler de nehirleri güzelleştiriyor bence.

Köprünün yanından yürümeye devam ediyorum, sol tarafımda bitişik ve birbirinden farklı renkli evler ve altında balıkçı restoranları ve kafeler sıralanıyor, yolun sonunda sağa doğru döndüğümüzde dik yokuş bizi karşılıyor, bu yokuşa vurup şehrin üst kısmını keşfedelim diyoruz, yukarı doğru çıktıkça alttaki balıkçı kasabasından biraz da olsa uzaklaşıyoruz kaybolalım diyorum kendi kendime karşımıza çıkan güzelliğin içine gidelim, yukarı çıktığımızda sol tarafta bir kalabalık gördük dışarıda bir turist kalabalığı bir kitapçıya doğru giriyor, Livrario Lello isimli kitapçı 1906 yılında açılmış, içeriye girdiğimizde kırmızı dönen merdivenleri ile sizi içine çekiyor zaten, burada kitapların ayrı bir çekimi var içeri girdiğinizde ister istemez vakit geçiriyor ve buradaki bir şeye sahip olmak istiyorsunuz, Portekizce bilmediğim bir dil olduğu için bende o an orda çalan CD yi almak istedim. Daha sonra bu kitapçının Xavier Esteves tarafından dizayn edildiğini öğrendim tasarım sen ölsen de seni yaşatan yapıt.

Buradan çıkıp yollarda kaybolmaya devam ettik, karşımıza bu sefer São Bento tren istasyonu çıktı içeri girdiğimde, duvarlarının mavi beyaz denizci desenli çiniler ile kaplı oluşu burasına oldukça farklı bir hava vermektedir. Sokaklarda yürürken vitrinlerde gözüken Porto şarapları da ayrı çekici gözüküyor şekerli porto şarabından daha önce bana hediye gelmişti tadını oldukça beğenmiştim bana gelen de 10 yıllık oldukça kaliteliydi. Porto şarapları Ruby ( koyu kırmızı renkte olanlar) ve Tawny ( Sarı-Kahverengi renkte olanlar) olarak ikiye ayrılıyorlar ben daha önce Tawny denedim ve beğendim, tatlı güzel bir şarap. Türkiye´de ödül alan Kavaklıdere´nin tatlı sert şarap da bu tada çok yakın.


Buradan akşam yemeği yemek için Galeria de Paris´e gittik, kendine has olarak döşenmiş oldukça güzel bir yer. Duvarında asılı bir araba ve raflarında geçmiş dönemlere ait eşyaların bulunması ,mekanın orijinalliğini anlatmaya değer diye umuyorum. Biz gittiğimizde mekan cafe den restorana geçişe hazırlanıyordu, öğle saatlerinde kafe olarak akşam saatlerinde ise restoran olarak hizmet veriyordu, mekana erken gelmiştik ama yemek gelene kadar şarap içip ortamı yaşayabiliriz diye düşündük, akşam yemeği için samon sipariş verdik ve bir şişe de şarap. Zaman ilerleyince canlı müzik başladı, mekan doldu taştı ve insanlar beklemeye başladı meğersem geldiğimiz mekan oldukça popüler bir yermiş fiyatları da oldukça uygun, yiyip içtikten sonra mekandan ayrıldık. Bu kadar içtikten sonra Doura nehrinin gece görüntüsünü izlemek için aşağıya doğru saldık kendimizi. Köprü, balıkçı tekneleri gece ayrı bir güzel. Gece geç satte metroya binip otelimize gitik.
Ertesi gün, Braga- Paskalya döneninde oldukça renkli görüntülerin olacağı düşüncesiyle buraya gittik. Braga´ya vardığımızda, paskalya için gelen orta yaşlı kesimin de parklara yayıldığını gördük. Buradan Se-Braga Katedraline gittik, Paskalya olması nedeniyle de etraf süslenmiş , Katedrali geçip yukarı doğru çıktığımızda Pazar yerine varıyoruz etrafta satıcılar el yapımı süsler satmakta. Braga için söylenecek pek bir şey yok. Kaldığımız zaman içersinde kaybolmak için değişik yollara kendimizi atsak ta bu küçük yerde kaybolmak mümkün değil. Akşam da Porto şehrine döndük.

Yarın sabah Lizbona yol alıyoruz. Sabah saatlerinde yola çıktık 5 saatlik otobüs yolculuğu ile Lizbon´a vardık. Alfama Mahallesi, St George kalesi etrafına kurulmuş bir mahalle 28 nolu Tramvay buradan geçiyor. St George kalesinde dinlenip bir bira içip manzayı seyretmek olamazsa olmazlardan hele ki burada güzel brazilyalı sokak dansçının dans ettiğini de görüyorsanız hiç yolunuza devam etmeyin ve burada mola verin derim. Zaten buraya çıkmak için oldukça dik yokuşu devirdiniz burada da bir bira devirmek size iyi gelecektir.
Lizbon’un en ünlü asansörü Santa Justa, Santo Antao caddesi üzerinde bu asansörün arkasındaki merdivenleri devam ettiğinizde sizi Bairo Altoya çıkarır.


Şehrin en meşhur kafesi A Brasileira 100 yılı aşkın zamandır yerinde kahve pişirilen bu mekan eskiden beri şairlerin, yazarların uğrak yeriymiş. Bairro Alto bölgesinde bulunan bu mekana uğramadan ve 100 yılın kokusu alınmadan geçmek olmaz. Önünde de sokak dansların yapıldığı güzel müziklerin dinlendiği meydan bulunmaktadır çıkışta buraya da takıldık bizim Brezilyalı dansçı bu sefer de buradaydı. Bairro Alto da Lizbon´nun meşhur asansörlerinden biri de buradaydı sadece sokaktan yukarı çıkmanıza yarımcı olan Gloria asansör tramway. Akşam saatlerinde buralarda dolanıyorsanız Bairro Alta kesinlikle yemeğin yenileceği bir bölge iyi restoranların bulunduğu yer de iyi restoranlarda kuyrukların olduğunu görmek mümkün. Bizde Tapas 28 de sıramızı bekledik ıspanak üzerine karamalize edilmiş karidesin tadı muhteşemdi.
Dik sokakları idmanlı olan bizleri yormadı ama yorulduğunuzda şehrin manzarasını seyretmek için meydan size güzel mekanları ile karşılıyor kesinlikle bu kadar yorulmaya değiyor.


Balem, deyince akla balem pastası geliyor. 1836 yılından beri ayakta duran pastanede sadece bu çörekler ve kahve satılıyor, balem pastası, bizim laz böreğine andırıyor. küçük milföy hamuru içinde pudingli bir tatlı ben beğendim. Uzun bir kuyruğun olduğu ve bu kadar sirkülasyonun olduğu pastanede bayat ürün yemek nerdeyse imkansız.
Vasko de Gama adına yapılmış Jeronimos manastırı, büyüklüğü ile meydanı süslüyor. İnşaatı esnasında 70 kg altın kullanılmış böylesi bir yapı tabiî ki insanı etkiler. Karşıda BALEM Kulesi , keşifler anıtı buradaki görülecek yerler arasında.

Ertesi gün kıtanın en batı ucu Cabo de Roca ve Sintra´ya yolculuk. Sabah erken kalkıp Sintra ya doğru yola çıktık, Sintra ya vardığımız da masallar diyarından çıkma evler karşımıza çıktı buradan otobüslere binip tepedeki Pena sarayına gidebiliyorsunuz ama sırada beklemek yerine biz yürümeyi tercih ettik 3 km yokuş yukarı çıkılıyor 3 km az gibi gözükse de yokuş yukarı hiç de azımsanmayacak bir yürüyüş. Saraya geldiğimizde şekerden yapılma bir saray karşımıza çıkıyor limonlu ve frambuazlı bir saray. O dönemde mimari ye bu kadar önem verilip bu kadar güzel mimari eserler verilirken neden günümüzde her şeyin bu kadar gelişmesine rağmen güzel estetik bir yapı çıkmaz diye de insan düşünür dimi? Buradan benim için manevi önemi büyük olan Avrupa´nın en batı ucuna Cabo de Rocca ya doğru gidiyoruz.

Kıtanın bir ucundan öteki ucuna gidip de bu anı kutlamamak olmaz dimi! Bizde yanıma aldığımız Porto şarabını açıp bu anı kutlayıp ölümsüzleştirdik. Dik yamaçlardan aşağıya baktığımızda kayalıklara çarpan hırçın Atlantik okyanus, Beşiktaş´da ki durgun Marmara denizinin asi kardeşi gibiydi. Kayalıklar üzerinde uzun süre oturup bu anı yaşamak isterdim ama grup ile gelince zamanımız ister istemez kısıtlanıyor. Ayrılıp Cassaise doğru yol aldık, yol boyunca bu hırçın okyanus da sörf yapan insanları görmek mümkün. Cassais küçük bir kasaba denizci kasabası güzel deniz mahsulü yemek yemek mümkün, güveçte karides sipariş verdik tadı çok güzeldi öyle ki yağına ekmeği bile bandırdım.
Portekiz turumuz burada sona erdi.
Santiago del compostela burada gördüğü Katedral şimdiye kadar gördüğüm katedrallerin en büyüğü.

Haç yolunda da son uğrak yer, Fransa´dan başlayıp burada sona eren ortalana 760-800 km lik haç yolunu birçok kişi paskalya döneminde gerçekleştiriyor.