New York

BROKLYN BRIDGENew York yolculuğum öyle birden olmadı. Önce “hadi 10 yıllık vize alayım” dedim, arkasından “dur biletlere bakayım” dedim, “düşündüğümden ucuzmuş” dedim.  “Manhattan’da yaşayan arkadaşımı da arayayayım, evi müsait mi acaba”  derken, kendimi biletimi almış ve Mayıs ayında New York uçağında uçuyor buldum.

Gezmeyi ve başka yerler görmeyi seven bir kişi olarak;  nedendir bilmem, yeni kıtaya gitmeyi bir türlü  istemedim.  Avrupa’nın kültürü, Ortaçağ’dan kalma binaların dimdik ayakta olması ve bunlar arasında dolaşmak beni her zaman daha çok cezbetmiştir. Bunun yanı sıra o kadar uçak bileti verip de tarihi olmayan bir ülkeye gitmek,  hep bu gezimi ertelememe sebep olmuştur. Şimdi ise filmlere ve şarkılara konu olan şehre New York’a gidiyordum. Saat farkından dolayı;  sabahın en erken saatine uçak bileti alır,  uçakta uyur ve şehre indiğimde de oranın zamanıyla yaşamaya devam ederim diyordum.  Ama hiç de öyle olmadı: Havalimanına indiğimde zombi gibiydim. Beden ve ruh ayrı hareket ediyor, birisi ışığı görüp “hala gündüz” deyip ona göre davranırken, diğeri uyumak için yatak arıyordu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

JFK Havalimanına indiğimde şehre gitmek için ya taksiye binip 60usd verecektim yada 7,5 USD verip metro ile ucuz yolla şehre gidecektim. Tabii ki ucuz yolu seçtim. Bu ucuz yolu kullanmak isteyenlere açıklayım: Air trene bir ücret ödemeden binip, son durak olan Jamaica durağında inip subway tabelasını takip ediyorsunuz. Metro girişine geldiğinizde 7,50 usd metro kartı alıp  E hattında giden metroya binerek Manhattan şehir merkezine gidebiliyorsunuz. Hangi sokakta arkadaşınız otuyorsa ya da oteliniz varsa ona göre inip bavulları ve yorgun bedeninizi eve veya otele atıyorsunuz.

Arkadaşım Upper East Central Park’a çok yakın bir evde kalıyordu. Evine gittiğimde oranın saatiyle 14:00,  Istanbul saati ise saat 21:00 idi.  Yorgundum fakat yerel saate alışmak için uyumayıp gözkapaklarım yarı kapalı olsa da akşam saatine kadar beklemem gerekiyordu. Central Parka gidip gezinmek en iyisiydi. Yoksa yatak bana ben yatağa bakıp bir aşk yaşayacaktık. Parka gittiğimde her yerde koşanlar, kafa masajı yapanlar, konser verenler vardı, kısacası her yerde bir aktivite göze çarpıyordu.

Manhattan’da herkes koşuyor. Bu kadar koşmak için bu insanlar ne yiyip ne içiyor diye ister istemez merak ediyorum. Ben de İstanbul’da koşuyorum fakat bu şekilde değil.  Toprak yol olması lazım, güzel beslenip destek için de vitamin almam gerekiyor. Bir de koşu için akşam saatini beklemem gerekiyor. Yani koşu için pek çok koşulu bir araya getirmem gerekiyor. Burada ise herkes her saatte koşuyordu. İlk günümü Central Park’ta geçirdikten sonra akşam da beni uyutacak bir ilaç alıp kendimi yatağa attım.

Ertesi gün sabah saat 4 de uyandım ama öyle yarı uyanma değil cin gibi gözler açılıyor, beden hala eski saatinde. Yapacak bir şey yok, ne kadar zorlasan da uyuyamıyorsun, kalkmak en iyisi.

Gitmeden önce New York´la ilgili o kadar şey okudum ki, gidince hepsini unuttum. Öyle olunca,  kafana göre takılıp canın ne yapmak istiyorsa onu yapmak istiyorsun.

Ben de sabah erken kalkınca Manhattan’ı tepeden seyretmek için Rockefeller Center’a gidip 20 USD’ye bilet alıp manzarayı seyrettim. Aşağıda bu gökdelenler arasında gezerken, binaların gökyüzünü görmeni engellemesi ve insan seli arasında kaybolman insana negatif enerji yüklese de Rockefellerin üstünden onlara bakmak, gökyüzünü görmek, güzel Manhattan manzarası seni rahatlatıyor. Bu  manzara aşağıda kaybettiğin enerjini geri veriyor.

Manzaraya doyduktan sonra sıra, nerdeyse tüm Amerikan filmlerinde gösterilen Özgürlük Anıtına gelmişti. Buraya gitmek için Down Town’a inip South Ferry durağına gitmem gerekiyordu. Metro ile bu durakta inip gördüğümde; filmlerde görkemli olup yerinde görkemini yitiren bir anıt olduğuna karar verdim.  Benim için Mısır piramitleri gibiydi. Mısır piramitlerini görmeden önce de  o kadar çok fotoğraf görüp, belgesel seyredip etkilenmiştim ki; piramitleri yerinde görünce tüm etkisini kaybetmişti. Burası da böyleydi işte. Anıtın önünden kalkan feribot ile Ellis adasına gidebiliyorsunuz.

Down Town’a inmişken 1886 yılında tamamlanan ve o zamanlar dünyanın en uzun köprüsü olan Brooklyn Bridge yani Brooklyn Köprüsüne gittim. Köprüden karşıya geçerken gene koşan insanlar vardı ve resmen depar atıyorlardı. Araba gibi koşanlara da çarpmamak için dikkat etmek gerekiyordu.

Ertesi günümü müze gezisi olarak planladım. Arkadaşım Saba’nın müze kartını alarak sıra beklemeden Metropolitan Museum Art Müzesi’ne giriş yaptım. Pek çok eserin bulunduğu bu kadar büyük bir müzede tüm eserleri görmek hem tüm gününü alıyor, hem de müze insanı sol kanala düşürüp yorgun hissettirdiği için belirlediğim eserleri 2 saatte gezdim ve diğer müzeye geçtim.

image

Daha sonra modern sanat eserlerinin bulunduğu Guggenheim Museum’e gittim. Dıştan görünüşü  mimarı bir sanat eseri olan müzede yukarıdan aşağıya  salyangoz gibi kıvrılarak inen bina yapısı sayesinde sanat eserlerini görerek aşağıya inebiliyorsunuz. Merdiven inmek, bir odadan başka bir odaya geçmeye gerek yok. Müzenin dışında da sokak sanatçıları kendi eserlerini sergiliyorlar. Bu tezgahlardan da alış veriş yaparak evinizin duvarına renk katacak eserler bulabilirsiniz.

New York’ ta iki müze gezmek benim için yeterliydi. Sıra güzel restoranların ve eğlence merkezlerinin bulunduğu Meetpacking bölgesine gelmişti. Highline Park da bu bölgede, üst geçit- köprü şeklinde olup, tren yolu gibi gözüken fakat park olarak düzenlenmiş, şehir içinde güzel bir park. Şehir koşturmasından sonra burada yürüyüp dinlenmek insana verilmiş bir ödül gibi.  2009 yılında yapılan bu park 2,33 km uzunluğunda. Genişliği bir tren yolu kadar olan bu park; yeşillikler, banklar ve  kafelerle tam bir dinlenme yeri. Burayı gördükten sonra, “keşke Haydarpaşa tren istasyonundan Bostancı tren istasyonuna kadar olan tren yolu da bu şekilde düzenlense ve aradaki tarihi istasyonlar da birer müzeye dönüştürülse” diye insanın aklından geçiyor. Vizyon da zaten bu şekilde oluşmaz mı? Bir yeri görüp, fikir alır ve kendin bir şeyler katıp,  yeni bir şey yaratırsın ama bizi yönetenler kendi semtinden başka bir yeri görmeden devletin başına geçince ne vizyonu! olan güzellikleri de yıkma çabasındalar.

Park’tan çıktıktan sonra Gansevoort Meetpacking otelin üst katında ki bara gittim. New Jersey manzarası eşliğinde gün batımını seyredip bira içtim.

Amerikalılar hakkında söyleyeceğim bir şey var kesinlikle yardım severler. Konuştuğun İngilizce’nin nasıl bir şivesi olursa olsun anlıyorlar ve “pardon ne demek istedin” deyip seni tekrar ettirmiyorlar.  Yoldan geçerken “excuse me” dediğinizde hemen dönüp size yardım ediyorlar. Bu tavırları Avrupa´yı gezen ve Ingiltere’de kalmış birisi olarak beni şaşırttı. Bu barda da yalnız bira içerken fotoğrafımı çektirirken birisi gelip size sarılabiliyor bu kadar da samimiler. Gün batımını da seyrettikten sonra günümü  tamamladım.

Ertesi gün her zamanki gibi erken kalkıp Central Park’ta koştum. İlk iki gün koştuğumda hızım iyi değildi, herkes beni geçiyordu ama üçüncü gün koştuğumda artık bende buradaki hıza alışmıştım. 5 km’yi 27 dk gibi bir sürede koştum. Bu yılın en hızlı 5 km yapmış oldum. Demek ki mekan ve zaman bir şeyleri değiştirmek için önemliymiş.

Bu koşudan sonra hazırlanıp ünlü Amerikan kahvaltısı yapmak için arkadaşımın bana önerdiği Sarabeth’s East gittim. Egg salmon benedict sipariş verdim ve yanında kahve. Kahveniz bittiğinde garson tekrar dolduruyor, buradaki gibi bir bardak kahve içip ikinci kahve için para ödemiyorsunuz. Kahvaltımı ettikten sonra SoHo’ya gittim. Sanatçıların, sanat galerilerinin olduğu bu yer, dökme demir binalarıyla meşhur. Güzel kafelerin olduğu, alışveriş yapılan bu yerde öğle yemeği yemek için güzel bir mola verip yemek yiyebilirsiniz.  Acılı yemek seviyorsanız Fas’ın Falatel köftesinden yiyebilirsiniz. Cheesecake seven birisi olarak, bir vitrinde special ve cheesecake yazılarını aynı yerde görünce Ellen’s Special Cheesecake dükkanının içinde buldum kendimi. Gerçekten de cheesecakeler güzeldi. Bu yüzden de Dünya´nın her yerinden insanı bu küçük dükkanda görmek mümkündü.

“New York’a gelip bir caz bara gitmemek olmaz” deyip akşam için Bluenote Jazz bara gittim. Eğer önceden biletiniz yoksa barda oturarak izleyebilirsiniz. Barda yerler kısıtlı olduğundan kapı açıldığında orada olmak gerekiyordu. Saat 18:00 da kapılar açılıyor. Ben de yer bulamama korkusu ile erkenden ordaydım ve 25 USD’ye bilet alıp bara oturdum. John Scofield Organic Trio bu akşamın grubu. Sadece 1 saatlik konser. Sonrasında diğer bir sanatçının da konseri olabiliyor ve bunun içinde ayrıca ödeyip kalmaya devam edebilirsiniz.

New York’ ta yemek yediğinizde kesinlikle %10 tip bırakmanız gerekiyor. Yemek deyince de her ülkenin mutfağını bulmak mümkün. Ben sushiyi çok sevdiğim için genelde Japon restoranlarına gittim. Ayrıca Amerika kıtasına gelince buranın Angola etinden yapılmış bir hamburger yemenizi tavsiye ederim. Kahvaltı için Sarahbeth öneririm. Diğer önereceğim yer ise Eric Kayser Fransız Cafe. Burada kruvasan yiyip kahve için derim. Ayrıca tatlıları oldukça lezzetli. Yediğim browninin tadını hala unutamıyorum.

Sıra alışverişe gelmişti. Elektronik malzemeler için Yahudilerin işlettiği,  9th Ave  W34th St adresinde bulunan  B&H Photo-Video dükkanına gitmek gerekiyor. Bunun dışında Century 21’e gidip ucuza her türlü alışverişi yapmak mümkün. Spor malzemesinden, parfüme, bavuldan ev eşyasına marka ürünleri bulabilirsiniz. Kimileri ise şehir dışında Woodbury’e gidebiliyor. Ben alacaklarımı Century 21 da bulduğum için başka bir yere gitmeye gerek duymadım. Aslında gitmeden önce almak istediklerinizi belirleyip Amazon’dan alıp adresinize postalamak en iyisi. Böylece alışveriş için fazla vakit harcamamış ve almak istediklerinizi uygun fiyata bulmuş olursunuz. Ayrıca vergi de ödemezsiniz.

image


Yorum bırakın