Tarih: 10-13 Haziran 2011- 3 DOLU GÜN UÇUŞLAR GECE OLDU
Ulaşım: Uçak, Pegasus havayolu
Uçak bileti fiyatı: 290 TL
Kalacak yer: Pansiyon- Pansiyon Lette Eck. 2 gün için 45 €/kişi ödedik. Osloer Str. Durağına yakın.
3 günlük welcome card: 24,90 € . (müzeler dahil almanızı tercih ederim bu sefer de 34 € ödemeniz gerekiyor.)
Pegasus uçak bileti kampanyalarını başlattıkça, bende de sanki ücretsiz biletler dağıtılıyormuş gibi uçak bileti alma hevesi başlıyor. Berlin biletini de bu kampanyalardan birinde aldım ve kışın aldığım biletle Haziran´da uçtum.
Almanya’ya karşı –nedendir bilmem- her zaman bir soğukluğum vardı. Bir arkadaşımın Berlin´i övmesiyle; kışın soğuğuyla ünlü şehre Haziran sıcağında, uzun günlerin yaşandığı bir zamanda gitmek istedim. Ekim ayında aldığım bilet ile 10 Haziran Cuma günü, 2 kız arkadaş, gece uçak ile Berlin´e gittik. Pegasus´un Berlin´e uçuş saatleri çok absürd zamanlarda oluyor, fakat şehre erken gidip, dolu dolu gezmeye vaktiniz kalıyor. Cumartesi sabah, saat 01:30 da Schonefeld Havaalanındaydık. Fıtığımın olması sebebiyle yanıma yoga matımı da aldım ki, belim ağrıdığında bulduğum yerde yatayım. Görüldüğü üzere hiçbir şey gezme isteğimi engelleyemedi.
Havaalanında sabah otobüsünü bekledik. Havaalanından aldığımız 3 günlük welcome card ( 24,90 €) ile bindiğimiz otobüsle Rudow metro istasyonuna oradan da metro ile pansiyonun olduğu Oslaer Str. İstasyonuna gidip pansiyona doğru yürümeye başladık. Pansiyona geldiğimizde saat 08:00 idi. Pansiyon kilitli içeriye giriş yok, bookingden aldığım telefon numarasını aradım, telefonu açan kişi girişlerin saat 13:00 da olduğunu söyledi. Sadece bavullarımızı bırakacağımızı söyledik, bunun üzerine yan komşusu gelip bavullarımızı alıp arabasına bıraktı. Demek mahalle ruhu burada da yaşıyor dedik biz de herkese güvenen saflar olarak bavullarımızı bırakıp metro ile şehir merkezine gittik.
Eskiden Doğu Almanya´nın en büyük rejim protestosunun olduğu Alexanderplatz´a gittik. Metrodan çıktığımızda karşımıza direkt Fernsehturm -televizyon kulesi- çıkıyor. Burada kahve içip bir şeyler yiyelim dedik. Çok da yer araştırmadan bulduğumuz bir yerde oturduk, ıspanaklı poğaça görünce İngilizce sipariş verdim. Sipariş verdiğim kişi eliyle poğaçaya aldı mikrodalgaya koydu. Nerde maşa, nerde eldiven, nerde hijen!!!! Ben Türkçe bir şeyler dedim, kız hiç anlamıyormuş gibi işine devam etti sonra bir Türk gelip “Ayşe ne yapıyorsun” dedi. Kız Türk ama yaptığından ve benim söylediklerimden hiç gocunmadı. Kahve de gerçekten kötüydü ama bir şey güzel gitsin de havaya girelim, zaten benim Almanya´ya karşı önyargım var bunun yıkılması lazım diye düşündüm. Neyse, kötü kahveyi içip yağlı poğaçayı yedik ve Unter’den Linden yönüne doğru yürümeye başladık. Hemen karşımızda Berliner Dom kocaman yeşil tepesiyle bizi karşıladı. 2. Dünya Savaşında büyük hasar görse de restore edilmiş ve dimdik haliyle karşımıza duruyor. Önünde bir reklam çekimi vardı ve bir sürü kişi dans ediyordu. Biz de tam karşısındaki yeşil alanda uzanıp yorgunluğumuz attık. Güzel güneşli bir gün ve güneş sırtıma vurdukça mayışıyordum. Avrupa’yı yazın seviyorum. Olumsuzluklar, önyargılar geride kaldı, her şeyi unuttum, gevşedim ve biraz daha kalsam derin uykuya geçecektim ki “uyumaya mı geldik yahu yola devam” diyerek müzeler bölgesine gittik. En çok merak ettiğimiz Pergamonmuseum ( Bergama Müzesi) a gittik. Müze için bilet alırken, Welcome karttın müzeleri de kapsayanın alınmasının daha hesaplı olduğunu anladık ama geç oldu tabiî. Havalimanında wellcome kartı almıştık zaten. Biz de 3 günlük müze kartı alıp, ayrıca 19 € daha ödedik. (müzeleri içeren wellcome kart alsaydık, 24,90 € yerine 34 € ödeyecektik, yani 9 € az ödeyecektik.)
Müzeye girdiğimizde bilgi için kulaklıklarımızı aldık: Avrupa’da, bir müzede ilk kez Türkçe bilgi veren kulaklık aldım. Müzeye girdiğimizde tüm muhteşemliğiyle Bergama Sunağı bizi karşılıyordu. Helenistik dönemden kalma bu heybetli yapıyı nasıl olup ta Berlin´e getirdiler, insanın aklı almıyor. Kendi ülkemin tarihini Berlin´de görüyorum. Sunağı geçip merdivenlerden çıktığımızda, Babil Tören Alayı sokağını gördük. Turkuaz ve sarı renklerin hakim olduğu dar sokak, gerek can alıcı bu renklerle gerekse aslan rölyefleriyle insanı etkiliyor. Sokağı söküp getirmişler. Devam ettiğinizde, Türkiye’den getirilen ve Roma döneminden kalma Miletus Pazar kapısını görüyorsunuz. Gezmeye devam ediyorum ve yine başka yerlerden getirilen eserleri görüyorum. Arkeolojide acaba nasıl hırsızlık yapıldığını da öğretiyorlar mı? Üniversite de böyle dersler de var mı? Yoksa bu eserleri, birebir söküp, bir ülkeden başka bir ülkeye getirmek ve baştan birebir aynısını kurmak kolay olmasa gerek. Müzeyi gezip, Anadolu tarihini Berlin´de görüp dışarı çıktık.
İlk günde yapılacak listesinden pek çok şeyi sorunsuz yaptık. Öğlen dışarı çıktığımızda burnumuza güzel kokular geliyordu. Kalın sosisler mangalda kızartılarak curry sosla ikram edilen wurst’lar yapılıyordu. Aç olunca insanın gözüne herşey güzel geliyor. Tabii bu kadar güzel kokan ve herkesin satın aldığı bir şey kötü olamaz deyip bende curry soslu bir tane aldım, aç da olunca tadı çok güzel geldi.
Yürüyüşümüze, Unter’den Linden’ den devam ederken bisikletli büyük bir topluluk karşıladı bizi. Grup; doğal yaşamı destek amaçlı, bisikletleriyle yürüyüş yapıyorlardı. Etrafında ne bir polis, ne de bu yürüyüşü engelleyen çevik kuvvet vardı. Biz bu ekibe katılmayıp yolumuza devam ettik. Brandenburger Tor (Kapı) karşımızda göründüğünde kalabalık turist grupları kapının önünde anı fotoğrafları çektiriyordu. Berlin duvarı yapıldığında, bu kapı tam da sınırda kalıp Doğu Berlin tarafında kalmıştır. Savaş sırasında tahrip olsa da, yeniden restore edilmesiyle, hala günümüzde de on iki sütunla ayakta durmaktadır. Şehir savaş sırasında ne kadar çok hasar görse de, restorasyonlarla eski zamanın havasını da kısmen korumaktadır. Kapıdan Batı Berlin´e doğru baktığımızda Siegesaeule ( Zafer Anıtı ) güneşte parlıyordu ama biz ilk gün çok gezdik deyip , batıya geçmeyip Checkpoint Charlie yani eski Doğu-Batı Berlin geçiş noktası sınırına gittik. Buraya geldiğimizde, duvarın çoğunu göremesek de zamanında bölünmüşlüğün bir sembolü olarak bir kısmı karşımızda duruyor. Checkpoint Charlie noktasında Sovyet ve Amerikan askerlerin dev resimleri bulunuyor.
Dün geceden beri yollardayız, Kochstr. metroya binip pansiyona gittik, bavullarımız salondaydı. Anahtarlarımızı alıp odamıza girdiğimizde şaşırdık, oda çok temizdi. Sabahki hayal kırıklığı yerini mutluluğa bıraktı. Odada biraz dinlenip gece Berlin sokaklarına çıkalım dedik ama o yorgunluğun üstüne uykuya daldık ve uyandığımızda saat 22:30 du. Kalkmayınca uyumaya devam ettik, nasılsa yarın gece de vardı.
Sabah erken kalkıp, gene meydanlara attık kendimizi. Metro hayatı ne kadar kolaylaştırıyor, ilk meydanımız Gendarmenmarkt. Fransız ve Alman katedrallerinin ortasında konser salonunun olduğu meydandaydık. Meydanda kahve içmek için oturduk ve dünkü kötü kahveden sonra buradaki kahve bizi kendimize getirdi. Karşımızda 18. yy’da inşa edilmiş Fransız katedrali vardı. Bu meydan da diğer pek çok yer gibi, savaşta yıkımlardan sonra nerdeyse baştan yapılmış. Kahvemizi içip kendimize geldikten sonra Fransız katedraline girdim. Giriş 3 EUR, merdivenlerle katedralin tepesine çıkılıyor ve buradan Berlin manzarası seyredilebilir. Berlin´in her yerinden gözüken TV kulesi de buradan görülebiliyor.
Bu meydanın sol tarafında, çeşit çeşit çikolatanın olduğu ünlü çikolatacı dükkanına uğradık.
Potsdamer Platz, Sony Center’in, restoranların ve büyük binaların olduğu bir meydan. Biralarıyla meşhur Berlin´de, Dunkel koyu sarı renkli bol köpüklü bira sipariş verdim. Alkol oranı oldukça yüksekti galiba, bir bardak bira bile beni etkiledi. Ayağa kalktığımda sendeledim, normalde bir bira beni bu kadar etkileyemez. Daha günün ortasındayız gezilecek çok yer var. Buradan Schloss Charlottenburg Sarayına gittik. Berlin’deki en büyük saray ve barok ile rokoko tarzında yapılmış sarayın çok geniş bir bahçesi bulunmak. Tam anlamıyla gezmek isterseniz bütün gününüzü alabilir. Ama biz tüm günü burada geçirmeyip yolumuza devam ettik.
Altın Zafer Anıtına gittik. Danimarka savaşında elde edilen zafer sonucunda yapılan bu anıt Berlin´i kuş bakışı görmek için ideal ama asansör yok ve merdivenlerden çıkmak gerekiyor. Berlin´i Fransız katedralinden gördüğüm için bu merdivenleri çıkmak istemedim. Branderburger Kapısına doğru yürüdük. Yol boyunca sağlı sollu yeşilliklerin olduğu parklar bulunmakta. Buradan yürürken birden davul sesleri gelmeye başladı. Türklerin düğünü, her yer bize Türkiye deyip, yolumuza devam ettik. Branderburger kapısına geldiğimizde bu sefer de düğün ekibi, kornalarına basarak kapıdan bir konvoyla geçtiler. Zamanında soğuk savaşların yapıldığı meydanda, Türkler düğünleriyle ses getiriyordu.
Pansiyondaki arkadaşa “akşam için neresini önerirsiniz” diye sorduğumda, Orienburger caddesinde içmek için güzel mekanların olduğunu söyledi. Oraya gittiğimizde içmenin dışında başka şeyler içinde meşhur mekan bir olduğunu anladık. Yolda bekleyen kadınlara baktıkça “bu kadar güzel olup da bu iş yapılır mı” diye insan içinden geçiriyor. Biz de bir mekan bulup biramızı sipariş verdik. Öğleyin içtiğim biradan sonra açık sarı renkli biralara geçiş yaptım ve fazla çarpmasın diye sokakta oturup dünyanın en zevkli işi olan, boş düşüncelerle gelen geçeni seyrettik. Önümüzde iş kovalayan güzel kadına gece boyunda hiç iş çıkmadı. Doyumlu bir ülkeye gelmişim demek, bu kadın Türkiye´ye gelse bakalım hiç boş kalır mı? Yol boyunca yürüdük ve yol bizi Alexanderplatz da getirdi. Haziranda günlerin de uzun olmasıyla gece olduğunu farkına varmıyorduk. Yorulduk ve artık pansiyona gidip dinlenelim, yarın da uzun bir gün bizi bekliyor dedik. Yarın son gün ve gece saat 02:00 da uçağımız kalkıyor.
Pazartesi günü eksik olan yerleri gezip müzelere girelim istedik. Bir de pazartesi günü Berlin tatildi ve pek çok alışveriş yeri kapalıydı. Biz de çalıntılardan oluşan müzelere gitmeye devam ettik. Altes müzesi neo-klasik muhteşem bir yapı, Berliner Dom’un hemen yanında Antik Yunan ve Roma dönemine ait bir sürü eser bulunmakta. Helenistlik döneme ait seramikleri siz de görseniz kama sutranın uzak doğudan değil de Hellenistlik dönemden çıktığını sanırsınız. Müze kartın geçerli olduğu Bode museum, Alte National galerie’yi gezdik. Hava güzel olunca günü müze içersinde geçirmek yerine kendimizi dışarı attık. Zaten içerde çok gezince bir süre sonra beyin durmaya başlıyor. Gördüğü şey zamanını yaşatmak yerine sıradan madde gibi görünmeye başlıyor.
Dışarıda güneşli bir hava var ve dışarı çıktığımızda müzenin çıkışındaki bit pazarını gezip, kanal yanında yine bira keyfi yaptık. Artık pansiyondan bavulları alıp havaalanına doğru yola koyulmamız gerekiyordu. 3 dolu dolu gün, uçuş saatlerinin gece geç saatte olması aslında günü bölmeden yaşamamızı sağlıyor. Uzun yaz günlerinin bir kaçını Berlin´de geçirmek, bira içmek, soğuk savaşın yapıldığı meydanlarda dolanmak, müzeleri gezmek. İşte hepsi bu…