MT.ELBRUZ 5.642 mt

7-15 AGUSTOS 2009

DSC04152

Avrupa´nın en yüksek dağının hangisi olduğunu sorduğumuzda çoğu kişinin aklına Mont Blanc gelir. Asya ile Avrupa arasındaki sınır tartışıla dursun, bugün Kafkaslar Avrupa´nın sınırı kabul edildiğinde 7 zirvelerden biri de Avrupa`nın en yüksek dağı, Kabarbey- Balkarya bölgesindeki 5642 mt yüksekliğindeki Elbruz dağı olarak bilinmektedir.

Ben de çoğu dağcı gibi 7 zirvelere gönül vermiş bir sporcu olarak Afrika´nın en yüksek zirvesi olan Kilimanjora dağından sonra, 2009 yılında Avrupa´nun en yüksek dağı olan Elbruz´a  çıkmayı hedefledim. Daha önce bu dağa çıkanlarla görüştüm. “Yalnız mı gideceksin?”, “evet yalnız gideceğim” ,  “peki korkmuyor musun?”,  “neden korkmam gerekiyor?” soru ve cevapları karşısında ister istemez gitmeden önce kafamda senaryolar oluşmaya başladı. Gideceğim bölgede İngilizce konuşan insan bulmam oldukça zordu, derdimi nasıl anlatacaktım?  Krasnodar´a gidecektim, buradan Balkarya bölgesine nasıl geçecektim.  Buralar askeri bölgelerdi,  geçişlerim nasıl olacaktı? Dağa çıkmadan önce bu düşüncüler kafamda  gezinirken üniversiteden Osetyalı arkadaşım aklıma geldi ve hemen kendisini aradım. Şans eseri bu aralar Istanbul´daydı ve kendisine planlarımdan bahsettim. O da bana daha önce Nalchik’de yaşayan bir kuzeninin olduğunu ve onunla temasa geçmemi söyledi. Hemen kuzen Çiğdem’i aradım ve o da bana Krasnodar’da yaşayan bir kuzeninin olacağını söyledi. Bu sefer de Kuzen Suat´la temasa geçtim. Kuzenler bana gerçekten yardımcı oldu ve zincirin halkaları çözülmeye başladı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İstanbul´dan Elbruz’a giden dağcılar genellikle charter, uçuş saatleri belli olamayan ve de pek konforlu olmayan uçaklarla Min Vody hava yoluna uçuyor. Bu tür belirsizliklerle uğraşmak  yerine ben Pegasus hava yolları ile Krasnodar´a uçtum. Saat 01:30 Krasnodar´daydım. 1,5 saat pasaport kontrolünde bekledikten sonra sonunda çıkabildim. Bu sefer de bagaj kontrolünden geçeceğimden korkuyordum. Daha önce gidenlerden Rusya´da ki detaylı bagaj kontrollerini duymuş ve okumuştum ama neyse ki düşündüğüm gibi olmadı. Suat beni havaalanında karşıladı. Sırt çantam sadece x-ray cihazından geçti, başka bir kontrolden geçmedi. Bu arada saat sabahın üçüydü ve ben de yorgunluktan ölüyordum.  Sabah Krasnodar´dan Nalchik otobüsüne binecektim, Suat ile otobüs saatlerini öğrendikten sonra eve gidip kısa bir uyku çektim. Sabah  da saat 08:30 da kalktım çünkü Nalchik otobüsü saat 10:45 de kalkıyordu. Kahvaltıdan sonra fazla gecikmeden  otobüs terminaline gittik. Tabii ki otobüsler bizim şehirlerarası otobüslere benzemiyordu, araçlar 1960 yılından kalma otobüslerdi ama az uykuyla kalmış birisi olarak artık karşıma ne çıksa oturup yolculuk boyunca da uyumayı düşünüyordum. Suat da Rusya`da iletişimi sağlamak için bana bir Rus telefon hattı almayı düşündü. Mantıklıydı çünkü gecenin bir yarısı  Nalchik’e gidip bir de oradan Balkarya bölgesine geçip rehberimle buluşacaktım. Herhangi bir kesinti olmasın diye kendi telefon hattım yerine Rus hattıyla iletişimi  sağlamak mantıklı olacaktı. Suat´la vedalaştıktan sonra otobüse bindim, otobüs hareket boyunca pek çok yerde mola veriyordu ama mola saatini kestirmek zordu. İlk birkaç durakta şoförü izledim, kaç dakika mola veriyordu, yolcuları bekliyor muydu? Kesinlikle hayır.  Köşede durup sigarasını içip yolculara da bakmadan arabaya binip yoluna devam ediyordu. Bu durumda benim molalarda otobüsten pek uzaklaşmamam  gerekiyordu. Bir ara söföre soru sormayı denediysem de kesinlikle beni anlamadığını belirten kafa işareti yapıp işine devam etti. Tamam, aynı dili konuşamayabiliriz ama vücut dili diye bir şey var değil mi? Bir anlamayı dene, yok. Nerdeyse 10 saatlik bir yolculuktan sonra saat 20:30 da Nalchik’teydim. Buradan da Balkarya bölgesine geçip rehber Vladimir ile buluşacaktım. Bu saatte buraya giden herhangi bir otobüs olmadığı için taksiciyle anlaşmam gerekiyordu. Ama kimse İngilizce konuşmuyordu, bulunduğum bölge Çerkezlerin ve Türkmenlerin yaşadığı bölge olduğu için Türkçe anlayan birilerini bulmam daha kolay olacaktı. Bir taksici benim Türk olduğumu öğrenince benimle iletişime geçti fakat onun Türkçesini anlamam da zordu. Bunun yerine Suat´ı arayıp Rusçası ile yardımcı olmasını istedim. Çerkez bir taksiciyle konuşturup gitmek istediğim yeri söyletip fiyatta da anlaşıp taksiye bindim. Nalchik´ten Baksan vadi yoluna girdik ve karanlıkta dilini bilmediğim bir taksi şöfürüyle Kafkas müziği eşliğinde 2,5 saatlik bir yolculuk sonunda Saklya kamp alanında Vladimir ile buluştum. Vladimir fizik profesörü ve öğrencilik yıllarından beri dağcılık ve kayak yapmış. Şimdi de Elbruz dağına çıkmak isteyenlere ve burada kayak yapmak isteyenlere rehberlik  yapıyor. Ben kendisini internetten bulup temasa geçtim,  bu çıkışımda bana  yardımcı olacağını söyledi. Oğlu Kirill  ve oğlunun arkadaşı Zhenya ile birlikte bu tırmanış için Balkarya bölgesine geldiler benimle birlikte 4 kişilik bir ekip olarak Elbruz dağına tırmanacaktık.

İlk gece vadideki Saklya kamp alanında bir Türkmenin işlettiği pansiyonda kaldım. Pansiyon oldukça pis ve soğuktu ama gecenin bir yarısıydı  ve o kadar da uykusuz kalmıştım ki bunları düşünecek halim yoktu.

 

Ertesi sabah 08:00 de kalktım, hava kapalıydı. Vladimir ile buluşup kamp alanında kahvaltımızı ettik. İlk gün aklimatasyon (ortama uyum) tırmanışı yapacaktık ve bunun için Cheget dağına tırmanacaktık. Vladimir´in arabasına binip  Terskol köyünü geçip Cheget köyüne geldik. Cheget dağı Kafkas sıra dağlar üzerinde bulunuyordu,  2000 mt yüksekliğe  teleferikle çıkıp buradan yürüyüşe başladık, sol tarafımızda Kafkas dağlarını alıp yükselmeye devam ettik Elbruz dağına çıkmayı planlayan herkesin aklimatasyon için çıkmayı planladığı bu dağ bugün de bayağı kalabalıktı. 3.600 mt yüksekliğine çıktığımızda havanın da kapalı olmasından pek bir manzara gözükmüyordu ama zaman zaman bulutlar çekildiğinde Kafkas dağları görkemi gösteriyordu. Zirvede 10 dk vakit geçirdikten sonra inişe geçtik her zaman inişlerden nefret ederim taşlar tırnaklarıma çarpıp hep acıtır ve her zirve sonrası da bir  tırnağım düşer. Umarım bu dağ çıkışında başıma yine bu gelmez.  Köye indiğimizde yemek için bir restauranta gidip bölgenin yerel yemeklerini yedik. Ağustos ayında soğuk bir havada sıcak bir çorba içtik, sonra da vadideki kamp bölgesine geri döndük Vladimir bir gün önce kaldığım kötü pansiyonu değiştirip daha iyi temiz bir pansiyona  yerleştirdi. Tuvalet odanın içindeydi ve oda da sıcaktı. Tırmanıştan sonra sıcak bir duş iyi geldi. Ertesi gün de aklimatasyon için 4000 mt ye tırmanıp tekrar vadiye inecektik, aklimatasyonda (yüksekliğe uyum sağlama) en az 1000 mt yükselip tekrar aşağıya inip uyumak gerekiyordu. Ekiple buluşup 2350 mt deki Azua köyüne gittik buradan 2 teleferik ile 3400 mt yüksekliğe kadar çıktık Üçüncü teleferiği kullanmayıp yürüyüşe başladık Başlangıçta taşlıkla başlayan yol 3600 mt deki Garabashi ana kampa kadar devam ediyordu. Yol boyunca bir köpek de bize eşlik etti. Ana kampta kar kendini göstermeye başladı. Garbashi kampı sıcak bir havada yerel halkın da 3 teleferik hattı ile kolayca çıkabildiği bir kamp. Ayrıca burada dağcıların kalabileceği Barel kulübeleri var. İsteyen dağcılar burada konaklayabiliyorlar ve pansiyon gibi rahat olmasa da çadırdan daha konforlular. Ayrıca fırtınadan da kendimizi çok rahat koruyabiliyoruz. Bizler de Grabashi kampını geçip karlı yoldan yükselmeye devam ettik. Başlangıçta hava güzel ve açık idi fakat yükseldikçe Elbruz´un zirvesi kendisini bir gösterip bir kapattı. Elbruz dağı çift zirveli volkanik bir dağ. Batı zirvesi (Batı zirvesi 5642 mt- Doğu zirvesi 5621 mt) daha yüksek olduğu ve 7 zirvelerin içinde yer aldığı için  buranın popülerliğini daha da artıyor ve  özellikle Ağustos ayında çok kalabalık oluyor. Bu yüzden  Garabashi  kampı oldukça kalabalıktı ve pek çok kişi de bizim gibi aklimatasyon için tırmanıyordu. 4077 mt Diesel Kulubelerine geldiğimizde hava iyice kapatmıştı ve bugünkü aklimatasyon tırmanışımız da zaten buraya kadar idi. Biraz dinlendikten sonra iniş için yürüyüşe geçtik, bu arada başta bize eşlik eden köpek de sahibi ile birlikte bu yüksekliğe kadar geldi. Köpek bizim kadar yorgun gözükmüyordu, hoplaya zıplaya 4077 mt ye kadar çıktı. Bu köpeğin yediklerinden yememiz  lazım diye düşündüm.

Vladimir ve ben yürüyerek inişe geçtik  Kirill ve Zhenya ise sırtında taşıdıkları snowboardlarla inişe geçtiler, 10 dk sonra ise kamp alnındaydılar. Vladimir ve ben ise karşımızda Kafkas dağlarının görüntüsü eşliğinde inişi tamamladık. Garabashi kampından teleferikle Azua köyüne inip vadideki kamp alanımıza doğru yola koyulduk. Artık pansiyondaki son günümdü. Ertesi gün Garabashi kamp bölgesine tekrar  gidip orada kalacaktık. Son kez sıcak duş alıp uyudum. Ertesi gün eşyalarımızı toplayıp gene Azua bölgesine gittik, 3 teleferik hattı ile 3550 mt deki Garabashi Kampına çıktık Vladimir, Kiril ve Zhenya aynı çadırda kaldılar. Ben de rahat uyumak için Barel kulübelerde kaldım. Eşyalarımızı bırakıp aklimatasyon için 4800 mt yüksekliğe tırmanmayı düşünüyorduk. Tekrar tırmanışa geçip Elbruz zirvesi eşliğinde  Pastuckhow kayalıklarına kadar tırmandık. 1890 yılında Pastuchow adında bir askeri topoğraf  Elbruz nasifinin ilk fiziksel haritasını hazırlar. Bu yüzden 4960 mtdeki bu kayalıklara bu dağcının adını verirler. Vladimir ve ben buradan  inişe geçtiğimizde Kirill ve Zhenya gene snowboardlarıyla inişe geçtiler. Normalde bu yüksekliklere çıktığımda biraz da olsa baş ağrısı olurdu ama iyi aklimatasyon yaptığımızdan olsa gerek hiçbir sorun yaşamadım. Hatta dağda iştahım kesilir fakat burada iştahım açıldı. Akşam için Vladimir  patates püresi ile birlikte et  yemeği hazırladı, gerçekten yemek çok lezzetliydi. Yemekten sonra ben Barel kulübeye gittim akşam da fırtına vardı ve dağda olduğumu düşünürsek oldukça güzel uyudum. Sabah kalktığımda hava çok kötüydü. Fırtınanın sesi insanı korkutuyordu, İstanbul´un Ağustos sıcağında ayrılmıştım fakat burada fırtınalar kopuyor, tipiden de göz gözü görmüyordu.

Kahvaltı için Vladimir’in çadırına gittim fakat dışarıda durmak imkansızdı. Onların çadırlarına girdim 3 kişi aynı çadırda kalıyordu benimle birlikte 4 kişi olduk. Sıkışınca gece onların çadırında kalmak yerine Barel kulubede kalmakla doğru karar verdiğimi düşündüm. Vladimir 4 kişinin çadırı daha iyi ısıtacağını söyleyip beni kandırmaya çalışsa da o gece de barel kulubede kaldım. Bugün 5000 mt ye çıkıp aklimatasyon yapacaktık fakat hava kötü olunca beklemeye karar verdik. Belki öğleye doğru hava düzelebilirdi fakat düşündüğümüz gibi olmadı ve aklimatasyon tırmanışını 1 gün erteledik. Böylece zirve günü de 1 gün sarkmış oldu. Limitli zamanda gelip zirve yapmayı düşündüğüm için havanın bozması beni üzmüştü, barel kulubeye geçip biraz da orada beklemeyi düşündüm. Kulübede 6 kişi kalabiliyordu. Benim dışımda 2 ispanyol dağcı daha vardı. Onlar 1 gün önce zirveyi denemişler fakat zirveye 200 mt kala adam dağ hastalığına yakalanınca geri dönmek zorunda kalmışlar. Tekrar deneyebilirler mi diye aşağıdan hava durumu bilgisini almışlar fakat Cumaya kadar hava kötü gösterince 2. denemeyi yapmadan dönmeye karar verdiler. Onlar da 7 zirvelerden daha önce Kilimanjora’ya çıkmışlar ve Mont Blanc’tan sonra Elbruz´a çıkmayı düşünmüşler fakat iyi aklimatasyon yapmadıklarından olsa gerek dağ hastalığa yakalanıp geri dönmeye karar verdiler. Bu durum karşısında ben de son aklimatasyon tırmanışını tamamlayıp  öyle zirveye çıkmayı düşündüm. Çarşamba gününü kamp alanında dinlenerek,  Vladimir , Kirill ve Zhenya ile birlikte çadırda  ilk söylediğimiz dünya şehrinin son harfi ile başlayan başka bir dünya şehri bularak geçirdik, belli bir süre sonra aynı şehirler tekrarlanınca oyuna son verdik. Ertesi gün hava açmıştı. Bugünkü aklimatasyonumuz 4800-5000 mt  Pastuckhow kayalıklarının sonuna kadar tırmanmaktı. Sabah erkenden tırmanışa geçtik. Başta güneşli bir havada başladığımız yürüyüşümüzde yükseldikçe fırtına ve soğuk hava  kendini gösterdi. Öyle bir fırtına başladı ki ayakta zor duruyordum. Hava güneşli diye yüz maskemi de almamıştım, burnum soğuktan dondu, bir ara kopacak sandım. Bir kayanın yanına yaklaşıp, rüzgardan kendimizi koruyup sıcak bir şeyler içmek istedik. Bu soğukta güzel gidecek ve kendimize getirecek tek şey sıcak bir içecek olacaktı, enerjilerimizi aldıktan sonra yükselmeye devam ettik. Rüzgar o kadar sert esiyordu ki kafamı kaldırıp Elbruz´un zirvesine bakamıyordum. Vladimir’in ayak izlerini takip etmekten başka seçeneğim de yoktu. 4800 mt ye geldikten sonra 1000 mt yükseldiğimiz için bugünkü tırmanışın yeterli olacağını düşünüp inişe geçtik, Kirill ve Zhenya gene snowboardlarıyla aşağıya indiler ve saatler süren çıkışımızı onlar 10 dk iniş ile bitirdiler. Vladimir ve ben de her zamanki gibi tabana kuvvet aşağıya indik. Normalde dağda inişleri sevmem fakat Elbruz´un iniş manzarası oldukça güzel, enine  boyuna  uzanan Karlı Kafkas dağları ve şarşakların yerini yumuşak karın aldığı dağ yolu. Bu durumda  ayak tırnaklarımda da acı olmuyordu. Kamp alanına geldiğimizde saat 15:15 i gösteriyordu. Akşam yemeği için gece Vladimir’in çadırına gittim. Bir gün önce yediğim yemek çok lezzetli olunca kendisinden aynı yemeği yapmasını rica ettim. Ne de olsa ertesi gün zirve günüydü, güzel bir yemek yiyip iyi uyku çekmek lazımdı.  Yemek yiyip zirve için planlarımızı yaptık Zirve için saat 02:00 da kalkmayı planladık ve ben Barel kulübeye uyumaya gittim. Sabah kalkıp Vladimir’i waky talky ile kaldırdım.  Ben zirve için giyinmeye başladım; 3 çift yün çorap, içlik, kar pantolonu, 2 polar, mont, 2 eldiven, kar maskesi, tozluk, plastik ayakkabı, krampon. Artık Elbruz’un soğuğuna hazırdım. İstanbul´dan getirdiğim pekmezi de içtikten sonra yürüyüşe de  hazırdım. 02:45 de yola koyulduk, kar arabasına binip 4200 mt ye kadar kar arabalarıyla çıkıp hem zaman kazanıp hem de enerjimizi saklayacaktık. 4200 mt ye geldiğimizde kar arabasından inip yürüyüşe başladık, 70 derecelik eğimde yürüyorduk. Fırtına ve soğuk yüzümüze tokat gibi çarpıyordu. Burnum akmaya başladığında aktığı yerde donuyordu. Zaten onu silmek için cebimden kağıt mendil çıkartmayı hiç düşünmüyordum. Sabaha karşı hava ağarmaya başladı, yürüdüğüm zaman zirveyi görmek istiyordum fakat sis bastırınca sisler arasında yürümeye başladık Theo Angelopols’un filmlerinde gibiydik. Bir sisin içinde öyle yürüyorduk, ne zirve gözüküyordu ne de biraz ilerimizde yürüyen dağcılar. Zirveyi görmeden daha ne kadar tırmanacağımızı da kestiremeden yürüyorduk. Başlangıçtaki dik eğimi geçtikten sonra düz plotaya varmak beni rahatlattı ama gene de yükseldiğimiz için adımlarım yavaşlamışt. 5300 mt ye geldiğimde artık adımlarım çok yavaşladı, daha sık dinlenmeye başladım, zirveye 50 mt yaklaşana kadar sis hiç kalkmadı. 50 mt uzaklıktaki zirveyi yaklaştığımda sis birden kalktı ve zirve kendisini gösterdi. Elbruz´un adı Gürcü dilinde “konik şekilli dağ” demek ve bu dağa 50 mt yaklaşınca neden konik adını verdiklerini anladım. Ana kamptan zirveye bakınca koniğe benzer bir görüntüsü yoktu, sadece 50 mt aşağıda bu dağa bakınca konik şekline benzer görüntüsünü görebiliyorsunuz. Son 50 mt de sis kalktı ve ben de Avrupa´nın en yüksek zirvesine çok yaklaşım. Zirveye ulaştığımda saat 10:00 idi ve zirvede hava açıktı fakat öyle bir fırtına vardı ki ayakta zor duruyorduk. Ben zirveye gelince bu tırmanışta bana destek olan Pegasus’un bayrağını çıkartıp havalandırdım. Fotoğraflarımızı çekip manzaranın da keyfini çıkarttıktan sonra inişe geçtik. Dağ kazalarının hep inişlerde yaşandığını düşünüp dikkatle inmeye çalıştık. Elbruz dağı teknik olarak zor bir dağ olmasa da kar, sert rüzgarlar ve değişen iklim yüzünden zorluğunu gösteriyor bizlere. Bu sefer snowboard yerine hepimiz aşağıya yürüyerek indik son bir kez Kafkas dağları bizlere eşlik etti. Ana kampa indiğimizde zirvenin de yapmanın rahatlığıyla güzel bir uyku çektik.

 


Yorum bırakın