
Zanzibar prensesi evlenip adadan ayrılmak zorunda kaldığında yanında bir şişe içinde Zanzibar kumu almış. Ölmeden önce tüm mücevherlerini dağıtmış ve öldüğünde sadece şişe içindeki bu kumdan başka da bir şey yokmuş. Bu hikayeyi duyduğumda Tanzanya’ya gittiğimde kesinlikle Zanzibar sahilinde bulunup bu değerli kumun üzerinde uzanmak istedim ve öyle de yaptım.
Kilimanjaro hava alanından küçük bir Cessna tipi uçak ile Zanzibar hava alanına doğru uçuşa geçtik. Yerden fazla uzaklaşmadan, kısa bir süreliğine ruh bedenden ayrılmış da havadan aşağıda olup bitenleri seyredermişcesine bulutlar arasında bir saatlik uçuş yaptıktan sonra hava alanına indik. Zanzibar’da sadece 3 gece 4 gün kalacaktım. İlk iki gün, dalışının güzel olması sebebi ile doğu sahilinde kalacaktım. Hava alanından beni karşılamaya gelen kişi ile kalacağım yere doğru yöneldik. Palmiyeler arasında ağaçtan yapılmış Ever Green Pansiyona geldiğimizde, uçsuz bucaksız Zanzibar sahilini görünce prensese hak verdim. Odama yerleşir yerleşmez kendimi bu güzel kumların üzerine atmak istedim. Sahilde benim dışımda iki İngiliz hanım vardı. Bu kadar güzel sahilde insanları görmemek insana “acaba burda denize girilmiyor mu?” dedirtiyor. Pansiyon sahibine denize girip giremeyeceğimi sorduğumda “deniz yükselmiş girebilirsin” demişti. Anlaşılan burda denize girmek için sadece yükselmesi bekleniyordu. Bunu duyduktan sonra, deniz de yükseldiğine göre beklemenin anlamı yoktu. Denize girdiğimde ise kendimi termal suda hissettim. Hiç bu kadar sıcak bir denize girmemiştim. Okyanus demek daha doğru olacak tabii ki. İlk defa Hint okyanusunda yüzmek de beni heyecanlandırmıştı. Zaten bu seyahatimde pek çok ilkler yaşıyordum. Kocaman sahilde iki İngiliz hanım dışında çevremde kimse görmeyince onlarla muhabbete başladım. Kendileri iki aylık bir seyehate çıkmışlar, Mısır’dan başlayan seyehatlerinde son durak olarak da Zanzibar’a gelmişler. Muhabbet devam edince akşam yemeği için benim kaldığım pansiyonda yemeklerin güzel olduğunu duyduklarını söylediler ve akşam yemeği için plan yaptık. Gerçekten haklılarmış. Taze hindistan cevizi sosunda yediğim Blue fish muhteşemdi, bir de enfes tatlı Tanzanya patatesleri. Hayatımda bu kadar lezzetli patates yemedim.

İkinci gün artık diğer bir ilki yaşayacaktım. Hint okyanusunda dalış. Ama burada diğer iç denizlerdeki gibi sabah erken saatlerde dalış yapılamıyordu çünkü sabah erken saatlerinde okayanus geri çekiliyor ve artık yerel halkın faydalanma sırası geliyordu. Suların geri çekilmesiyle kumsaldan yosun ve böcekler topluyorlardı. Öğleden sonra saat 13-14:00 arası teknenin hareket etmesini sağlayacak kadar su geldiğinde biz de dalış için hazırlandık. Dalışa geçtik burda daha önce hiç görmediğim stranit gördüm. Melek balığı, orfoz ve adını bilmediğim diğer renkli balıkları da. 5.895 mt. zirveden sonra şimdi de deniz seviyesinin altındaydım. Dalışdan sonra büyük keyifle pansiyona geçtim. Deniz kenarında olup da deniz mahsüllerinden uzak kalmak olmazdı. Akşam yemeğinde ahtapot sipariş verdim ve tadı muhteşemdi.

Ertesi gün güneşin doğusunu seyretmek ve deniz çekilmeden yüzmek için saat 06:00 da kalktım. Zaten sıtma hapından dolayı pek uyuyamıyordum. Doğu sahilindeki son saatlerimi geçirdikten ve kahvaltımı ettikten sonra Hint okyanusunun batı sahilinde Stone kasabasına dogru gitmek üzere dolmuşa bindim. Dolmuşta Alman bir hanım ile tanıştım. Kendisi daha önce 3 yil Zanzibar’da kalmış ve sonra ülkesine dönmüş. Ancak orada yaşayamayacağını anlayınca Zanzibar’a geri gelmiş. Buradaki basit hayatı özlemiş. Bitmek tükenmez bilmeyen ihtiyaçlar içinde yaşamaktansa Zanzibar’da basit bir hayat yaşamanın kendisini daha mutlu ettiği sonucuna varmış ve geri kalan hayatını da orda yaşamak üzere Zanzibar’a geri gelmiş. Ondan Zanzibar ile ilgili bilgiler aldıktan sonra dolmuştan inip otelime yerleştim. Daha sonra da Alman hanımın önerdiği gibi, taksiye binmek yerine dala dala denilen, tenteli kamyonet şeklinde, arkasına birsürü kişinin bindiği toplu taşıma aracını kullanıp kasaba merkezine gittim. Stone Town, adını evlerin taştan yapılmış olmasından alıyor ve taştan yapılmış bu evlerin kapıları da gerçekten muhteşem.

Sahile doğru yürüdüğüme sahilde sokak yemekleri satıcılarının bulundukları yeri panayıra dönüştürmüş olduklarını gördüm. Türkiye’deki gibi, belki de dünyanın her fakir ülkesinde görülen ısrarcı satıcılar burda da vardı ve tabii ki ilk fiyat değerinin çok üstünde.

Stone kasabasına gelmeden önce, doğu sahilinde tanıştığım ve benden önce buraya gelmiş olan iki İngiliz hanımdan yapmam gerekenleri öğrenmiştim ve önce onların dedikleri gibi dondurması ile ünlü olan İtalyan lokantasına gittim. Manzarası da muhteşemdi. Burdan çıktıktan sonra bana söylenildiği gibi güneşin batışını seyretmek üzere African House Hotel’e gittim. Burada Afrika müziği eşliğinde diğer turistlerle birlikte güneşini batışını seyrettim. Otel oldukça kalabalıktı. Anlaşılan burası herkes tarafından biliniyordu.
Ertesi gün sıcak ülkeyi terk edip soğuk ülkeye dönmenin zamanıydı. 14 günlük güzel bir rüya sona erecekti.